Günümüzde işletmeler, değişen pazar koşullarına uyum göstererek, ağırlaşan rekabet koşullarına karşı faaliyetlerini sürdürebilmek, azalan kârlılıklarını arttırabilmek veya ortalamanın üzerinde kâr elde ederek, yeni yatırımlar yapabilmek, maliyetlerini azaltarak, hem günümüzde, hem gelecekte de varlıklarını sürdürebilmek amacı ile sürekli arayış içinde olmalıdırlar. Bu arayış durduğu anda, işletmelerin durağanlıktan ziyade, gerilemeye, pazar payı kaybetmeye ve sonunda da işletmeyi kapatmaya kadar gidecek bir yola gireceklerini ifade etmek, sanırım pek de yanlış olmaz. Tabii ki, geçmişte yaratılan marka değeri sayesinde, işletmelerin markalarını veya işletmenin tamamını, sektörün büyük oyuncularına satmaları söz konusu olabilir. Ancak, daha önceki yazılarımda sözünü ettiğim değişiklik ve farklılıkları yapamayan işletmelerin değeri de, ederinden çok daha düşük bir seviyede olacaktır.

Ar-Ge, inovasyon, yeni ürün, satın alma, tanıtım, dağıtım, satış, lojistik gibi önemli faaliyetlerin büyük bir kısmının işletme içi veya dışı bir takım kaynaklara bağlı olduğu bir gerçektir. Tüm kaynakların en verimli veya en uygun fiyat ve ücretle kullanılması kadar, bu kaynakların sürekliliğinin sağlanması ve alternatiflerinin oluşturulması gereklidir. Kaynak maliyetlerinin beklenenin üzerinde artması, rakip işletmelerin aynı kaynakları kullanarak, kaynak kullanım rekabeti yaratması ve sonucunda kaynakların planlandığı şekilde kullanılamayacak olması işletmeleri zor duruma sokacaktır.

Peki, bu kaynaklar nelerdir? Öncelikle bu kaynakları tanımlamamız gerekmektedir. Tüm kaynakları somut kaynaklar ve soyut kaynaklar olmak üzere iki temel grupta değerlendirebiliriz.

*Somut Kaynaklar:

Mali kaynaklar (Nakit rezervleri, kısa vadeli mali kaynaklar, borçlanma kapasitesi), fiziksel kaynaklar (Üretim tesisleri, makine ve teçhizat, bilgisayar ve donanımlar, hammadde kaynakları), insan kaynakları (İşletmede çalışanların deneyim, yetenekleri ve öngörüleri), teknolojik kaynaklar (Ar-Ge ve laboratuvar tesisleri), işletme değeri (Markalar ve markaların bilinirliği, marka değerleri, işletmenin pazar değeri) ve ilişkisel kaynaklar (Müşteriler, tedarikçiler, acenteler, distribütörler, resmi otoritelerle ilişkiler) şeklinde özetlenebilir.

*Soyut Kaynaklar:

İşletmenin oluşmuş rekabet gücü, bilgi birikimi, deneyimi, yaratıcılığı, pazara ve rekabete uyum hızı, işletmenin ya da sahip olduğu markaların şöhreti, patent, telif hakları, ticari sırlar niteliğindeki bilgileri, çalışanların uyum sağlanabilirliği, iç ve dış müşteri sadakatleri gibi, ölçülmesi, değerlendirilmesi ve fiziksel olarak gözlemlenmesi daha zor olan varlıklardır.

J. Pfeffer ve G. Salanick 1978 yılında, yöneticilere çevresel faktörler karşısında, kaynak kullanımındaki değişen dinamikleri yönetmenin gerekliliğini ve sistemini anlatan “Kaynak Bağımlılığı Teorisi”ni geliştirmişlerdir.

Bu teoriye göre, işletmeler arası güç ve bağımlılık ilişkileri anlamaya çalışılmalı, olası çevresel faktörler de dikkate alınarak, kaynaklara olan bağımlılık kontrol altına alınarak, stratejiler geliştirilmeli, sürekli yeni kaynak ve yetenekler yaratılmalı, var olan kaynaklar da geliştirilmelidir.

Aşırı kaynak bağımlılığı işletmeler için risk unsuru taşımaktadır, çünkü sonsuza dek aynı kaynakları, aynı koşullarda kullanmak mümkün değildir. Kaynak bağımlılığını azaltmaya çalışırken kaynağın önemi, kaynaktan yapılan alışverişin büyüklüğü, kaynağın kullanımı ve dağıtımı üzerinde rakip şirketlerin yaptırım gücü gibi bazı kriterleri göz önünde bulundurmak gerekmektedir:

Tedarikçilere veya rakiplerle olan ilişkilerde kaynak bağımlılığını azalmak için, daha uzun soluklu, büyük veya global stratejiler de düşünülebilir.

Tedarikçilere aşırı bir bağımlılık söz konusu ise, “Geriye doğru dikey büyüme stratejisi” uygulanabilir. Örneğin, bir peynir üreticisi, süt bulmakta zorlanıyor veya bazı üreticilere aşırı bağımlı ise, kendi süt üretme tesisini (Çiftliğini) kurabilir.

Rakiplerle olan ilişkilerinde bir takım kısıtlamalar veya aşırı kaynak bağımlılığı söz konusu ise “İleriye doğru dikey büyüme stratejisi” veya “Yatay büyüme stratejisi” uygulanabilir. Örneğin, aynı peynir üreticisi, üretmiş olduğu peynirleri tüketiciye satmak için rakiple aynı distribütör veya toptancılarla işbirliğindeyse ve rakip işletme, distribütör veya toptancıda daha etkin ise, peynir üreticisi kendi toptancı veya distribütörlük şirketini kurabilir (İleriye doğru dikey büyüme) veya peynir dışında süt, yoğurt, ayran gibi başka ürünler de üreterek (Yatay büyüme) rakip şirket karşısında daha avantajlı bir duruma geçebilir.

Rakip işletmelere olan bağımlılığı azalmanın bir yöntemi de, ticari işbirlikleri oluşturmaktır.

Sonuç olarak, bir işletme tüm kaynaklarını asla elden bır
akmadan, ama tamamen bu kaynaklara bağlı kalmadan, yeni kaynak arayışında bulunarak, kendini geliştirmelidir. İster üretici olsun, ister müşteri olsun, tek bir kaynağa güvenmek ve bağlı olmak asla doğru değildir, çünkü tek bir kaynağa dayanan işletme, her zaman bir risk altındadır. Bu durum tedarikten, müşteriye kadar geniş bir yelpaze için geçerlidir. Yani ne tek bir satın alma kaynağı olmalı, ne tek bir ürün, ne de tek bir müşteri. Tabii ki bunların sayısal olarak az olması da, riski yok etmez.

Büyüklerinizin dediği gibi: “Ağaca yaslanma devrilir, duvara yaslanma yıkılır, tek bir insana güvenme ölür.”

Kaynakça

Okay, H. (2015) Helikopter Bakışı, MediaCat, İstanbul
Pfeffer, J. ve Salancik, G.R., (1978) The External Control of Organizations: A Resource Dependence Perspective, New York: Harper and Row.

Sevgilerimle,

Hakan Okay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir