Sayın ATASEVEN sohbetimize hoş geldiniz. Bize biraz kendinizi tanıtabilir misiniz? Hangi okullardan mezun oldunuz? Hangi eğitimleri aldınız?

İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nden sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudum. Namı diğer Mekteb-i Mülkiye. Okul yıllarımız çok iyi geçti açıkçası. Sonra tam devlet kademelerinde kariyer hayatımızı belirlemeye hazırlanırken, Orta Doğu Teknik Üniversite’sinde İşletme yüksek lisans eğitimine girerek bir anlamda hayatımın yönünü değiştirmiş oldum. Bu noktadan sonra okul bitince devlet yerine özel sektörün çekim alanı içindeydim. Kariyer hayatım boyunca ağırlıklı yönetim ve pazarlama üzerine eğitimler aldım.

İş hayatınıza bir profesyonel olarak başladığınızı biliyoruz. İlk işinizden, görevlerinizden biraz söz edebilir misiniz?

– Evet belki de her çalışan gibi, ben de iş hayatıma bir profesyonel olarak başladım. Daha sonra girişimcilik ruhu beni sardı. Neyse; bu yönü daha sonra konuşuyor oluruz. İlk iş yerim Unilever’deydi. Yönetici adayı olarak işe girdim. İlk 1,5 senem muhasebe ve finans ile geçti. Bundan sonrada kişisel temizlik grubunun marka yöneticiliğini yaptım. Benim formasyonumda rakamlara hakim olmamın en önemli sebebi bu dönemdir. Kar, kazanç, maliyet bakış açılarım bu dönemde pekişti.

Marka müdürü olarak hangi markaları yönettiniz? O günkü şartlara göre ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Bugün aktif olarak iş dünyasının içinde bulunmaktasınız; bugünkü şartlarla karşılaştırdığınızda ne gibi temel farklılıklardan söz edebilirsiniz?

– Marka yöneticisi olarak kişisel temizlik grubunda Dove, Lux, Rexona, Reward, Le Sancy gibi markaları yönettim. Açıkçası o dönemde zorlukla karşılaşmak yerine hayatımız çok kolaydı. Esas zorluğu Unilever dışına çıkınca yaşadım. Unilever bir okul gibiydi. Eğitimlerin yanı sıra pazarlama ile ilgili yurt dışından yönlendirmelerle de hareket ediyorduk. Markalarımız ve ürünlerimizle ilgili arşiv datamız, geçmiş yapılanlar çok iyi tutuluyordu. Marka anahtarlarımız elimizdeydi. Elimizin altında çok fazla imkan ve kaynak vardı. Ama en önemlisi şirketin bütünü pazarlamanın tam olarak ne olduğunu iyi biliyordu. Esas zorluk, ben girişimci ruhuma ayak uydurup, konumla ilgili hizmet üretmek üzere dışarıya çıkınca oldu. Aynı dili konuştuğumuz insan sayısı çok sınırlıydı. Sadece satış mantığı ile yaşayan firmalar çoğunluktaydı. Dışarı çıkınca sanki dilini bilmediğimiz başka bir ülkeye gelmiştik. Asıl hayat karşımızdaydı. Bütçeler yoktu. Sermaye yatırımla meşgulken bir de bunlara kafa yormak istemiyordu. Pazarlama ile ilgili öne sürdüklerimizin birçoğu lüks kavramındaydı. Bizim mantığımız da çalışan firma sayısı çok sınırlıydı. Bugün bile Türkiye’nin geneline baktığımda bizim 15-16 sene önce yaptığımız şeylerin Türk şirketlerimizin hala bir çoğunda yapılmadığını görüyorum. O dönemden bu döneme birçok farklılık oluştu, pazarlama disiplini çok gelişti ama hala bizdeki yapılarda satışla olan farkı dahi tam olarak bilinemiyor. Temel zorluk işte burada yatıyor. Zihinleri değiştirmek en önemli bizim için en öenmli sınav. Neyse ki, yine de geçmişe göre nispeten daha iyi durumdayız. Firmalarımız ve pazarlamaya bakış açısı hızla gelişiyor.

Sizi profesyonel yöneticilikten, “Kendi işinizi” kurmaya iten faktörler neler oldu? Bir girişimci olarak ilk olarak işe neren başladınız? İlk karşılaştığınız sorunlar neler oldu? Bunları nasıl aştınız?

– İşte ben buna kendim için kaşınmak diyorum. (Karşılıklı gülüşmeler…) Ailem de dahil olmak üzere, herkesin gözünde rahatımı bozup başıma iş açıyordum. Gerçi girişimciliğe yumuşak geçiş yaptım. Önce hem profesyonel hem de kar ortağı olduğum Pronto İletişim Danışmanlığ Şirketini kurduk. Burada şirket yönetmenin, müşteri yönetmenin, hizmet vermenin tüm sıkıntılarını, gerçek hayatla ilgili kısmını öğrendik. Daha sonra gerçek anlamda girişimcilik ruhum devreye girdi. Tamamen kendi başıma hareket etmek üzere dışarı attım kendimi. Güzel ve modern ofisleri geride bırakarak, yaklaşık 20 metrekare, tavanı su akıtan bir dükkanla işe başladım. Yan tarafımız bakkaldı ve dükkan önünde sahibi tavla oynuyordu. Hiç param yoktu. Sermaye bir masa, bir telefonla sınırlıydı ama fikrimiz, çalışma azmimiz ve en önemlisi inatçılığımız vardı. Bunlarda işe yaradı. Ama hiç unutmamak gerekir ki, girişimcilik ve serbest hayat iniş ve çıkışlarla dolu. Hele Türkiye’de. Bu sebeple krizlerle mücadele etmeyi, her defasında yeniden ayağa kalkmayı öğrendik.

İş hayatınıza bir profesyonel olarak başlamanızın, daha sonraki işveren olarak devam eden iş hayatınıza ne gibi etkileri oldu?

– Dediğim gibi, ben olabildiğince düzgün ve aslında azıcık da izole bir atmosferde iş hayatına doğdum. Bunun hem olumlu hem de olumsuz etkileri oldu. Olumsuz etkileri çok çabuk üzerimizden gitti, ama olumlu yanlar hep benimle kaldı. Bunun en başında ise sistem ve kurumsallaşma anlayışı. Ben ilk şirketimi kurduğumda iki kişiydik, ama şirket eğitim setimizden, yazışma şekillerimize kadar çok detay hazırdı. Kurumsal anlamda pazarlama mantığımız her zaman benimleydi. Doğru bir yerde profesyonelliğe başlamak açıkçası bana çok şey kattı. Bir de tabii yapı olarak mevcutla yetinmeyen, hep iyisini isteyen bir tarzımın olması da galiba beraberinde iyi şeyler getiriyor. Gerçi bu yönümü bir de benimle çalışan arkadaşlarıma sormak lazım. Arada çok çektiriyorum onlara. (Karşılıklı gülüşmeler…)

Uzun yıllar iletişim ve marka alanlarında hizmet veren şirketlerin kurucu ortaklığını ve yöneticiliğini yaptınız; bu çalışmalarınızdan biraz söz edebilir misiniz? Bu çalışmaları yürütürken sizin de kazanımlarınız oluyor muydu?

– Bu alandaki çalışmalarım yaklaşık 15 seneyi buldu. Bugüne kadar birçok ulusal ve çok uluslu marka ya da şirketlere reklam, halkla ilişkiler, iletişim danışmanlığı, etkinlik yönetimi alanında hizmet verdim. Özellikle sıfırdan birlikte olduğumuz ve uzun yıllar birlikte olduğumuz müşterilerimizle çok başarılı işler yapabilme fırsatımız oldu. Bunları burada tek tek sıralamak çok uzun zaman alır, ama geçen gün şöyle bir şimdiye kadar hazırladığımız sunumlara baktığımda ikibin sayısını geçtiğimi gördüm. Fena değil, değil mi? (Karşılıklı gülüşmeler…)
Krizler, ortaklık yapılarının değişmesi, hatta bir şirketimde ortağımın ölmesi bile yaşadığım sıkıntılarken, bir taraftan da hepsi bir kazanım sağlıyor. Tabi bunların dışında esas kazanım, bugüne kadar çalıştığımız markaların ve sektörlerin bana kattıkları. Hizmet verdiğimiz her kurumda, her markada, o marka ile ilgili ciddi bir birikim oluşur. Bunun nedeni ise, markayı ve kurumu en az kurumun veya markanın yöneticileri kadar bilmemizden kaynaklanır. Aksi durumda zaten markaya değer katmamız mümkün olmamakta.

Danışmanlık ve eğitim sektörüne genel bir bakış attığımızda, ülkemizde bu hizmetlerden şirketler yeteri kadar istifade ediyorlar mı? Yurtdışındaki şirketlerle de temasta olduğunuzu biliyoruz; ülkemiz şirketleri ile karşılaştırdığınızda ne gibi farklılıklar ön plana çıkmaktadır?

– Bu soruyu iki ayrı başlıkta ele almam gerekiyor. Eğitimle başlayacak olursam; benim bir farklılığım var. Bu farklılık bir avantaj. Eğitim verirken katma değer sağlıyor. Bu da benim zaten uygulamanın içinde olmam. Yani sadece kitap bilgisi yok. Aynı zamanda gerçek hayat var. Çünkü şu an ki yapımızda 3 ayrı şirketle hem reklam, hem PR, hem etkinlik yönetimi alanında hizmet veriyoruz. Ayrıca bir de yayın evimiz var. Özellikle eğitim verirken daha iyi oluyor. Eğitim benim bir anlamda hobim. Kişisel misyonum pazarlama ve satış farkını anlatmak olduğu için, bu kişisel hedefime hizmet ediyor.
Danışmanlık kısmında ihtiyaç temel olarak KOBİ’lerde. Büyük yapılar zaten kadroları ya içlerinde tutuyorlar ya da bu tip danışmanlıkları almayı biliyorlar. KOBİ’lerde ise henüz Türkiye’de bu alışkanlık kazanılmadı. KOBİ seviyesinde patronlar haklı olarak “Ben zaten şirketimi bu hale kendim getirdim, danışman bana ne kazandıracak ki?” diyor. Yapılan işi sorguluyor. Bu sebeple burada danışmanlar çok rahat ilerleyemiyor. Diğer taraftan kurumsallaşma ve kadrolaşma da eksik olduğunda danışmandan beklenen kimi zaman bizzat iş yapması oluyor. Bu da mümkün değil. KOBİ’lerde üst yönetimin ayrıca inanılmaz küçük detaylarda zaman kaybettiğini görüyoruz. Bu sebeple de zaten biz danışmanlığı vermek yerine, markanın ihtiyacı varsa, bunu diğer hizmetlerimiz (Reklam, PR – Halkla İlişkiler…vs.) içinde vermeyi yeğliyor. Çünkü verdiğimiz hizmet markanın tüm iletişimini ve tanıtımı da kapsıyor.

“Akademi İstanbul”da yine pazarlama ve kurumsal iletişim konularında ders verdiğinizi ve bazı teoriler geliştirdiğinizi biliyoruz; bize biraz bu konulardan söz edebilir misiniz?

-Gerçekten çok keyifli zamanlardı. Burada eski şirketimin rahmetli ortağı ile birlikte o dönem birlikte hareket ettik. Amaç sektöre olabildiğince yetişmiş ve gerçek hayat bilgisi ile donanmış gençler yetiştirmekti. Bu sebeple Akademi İstanbul’da özellikle biz de derslere bizzat girerek, günlük hayattan esinlenen ve en hap bilgiyi sağlayacak bir eğitim programı planladık. Buradan yetişen arkadaşlardan bir kısmı hatta yanımızda staja dahi geldi. Gayet başarılı birer iletşimci oldular. Tabi benim teori geliştirme çalışmalarım içine dönem dönem yazdığım makaleler de katkı sağlıyor. Bunlar arasında “Multilog” kavram, “MAS” analiz yöntemi hala şirketimde kullandığımız yaklaşım ve metodları oluşturuyor. Belki ileride teklif gelirse bir üniversite çatısı altında da bunları sürdürebilirim.

Pazarlama konularında makaleleriniz var; okurlarımız yazılarınızı nereden takip edebilirler? Birkaç cümle ile de üniversitelerdeki konuşmalarınızdan söz edebilir misiniz? Bu konuşmaların ne gibi kazanımlarınız olmaktadır?

Daha önce de söylediğim gibi pazarlamanın doğru anlaşılmasını sağlamak ve satıştan farkını anlatmak gibi şahsi bir misyonum var. Bu misyon doğrultusunda eğitimlerin yanı sıra ayrıca köşe yazılarımda mevcut. Tabi köşe yazılarım sadece pazarlamayı kapsamıyor. İletişim alanının bütünü ile ilgili.
Yazılarıma öncelikle www.medyaloji.net ile www.pazarlamaakademisi.blogspot.com’ dan ulaşılabilir.
Konuşmacı olarak özellikle üniversitelere gitmeyi tercih ediyorum. Burada interaktif ve keyifli maksimum 2 saatlik konuşmalar yapıyorum. Gençler gerçekten çok istekli ve hevesli. Özellikle temel bazı kavramları yakalamalarını hedefliyorum. Gençler olmanın en güzel tarafı ise müthiş bir enerji vermeleri. Konuşmalar benim için çok keyifli geçiyor.

Girişimci bir ruha sahip olduğunuzu ve sürekli yeni arayışlar içinde olduğunuz çok açık; bize biraz da gelecekle ilgili iş planlarınızdan söz edebilir misiniz?

– Girişimci ruhum herhalde benim bir parçam. Kendimi ilkokulda mahalle köşesinde Tommiks – Teksas kiralar ve satarken hatırlıyorum. Lise yılları okul t-shirt’lerinin satışı, üniversitede parti, fotokopi ve ders notları işi gibi sürekli hayatımın her anında bir hareket arıyorum. Şu anda gelecekle ilgili yeni planlar var. Şimdilik bunların yine işimizle ilgili olduğunu söylemem yeterli olsa gerek. İstediğimiz Türkiye’deki marka ve kurumların yurt dışında da ihtiyaçlarına burada bildikleri bir yapıdan, alışık oldukları bir dille almalarını sağlamak. Yeterli ipucu oldu mu? (Karşılıklı gülüşmeler…)

Günümüz profesyonel çalışanlarına tabii ki söyleyecek çok öneriniz vardır, ama kısaca bazılarına burada değinebilir misiniz?

– Günümüz profesyonellerini geçmişe göre daha yorgun ve bıkkın görüyorum. Bunun en önemli sebebi geçmişe göre istenen raporların, yönetilen markaların, satış kanallarının, rekabetin ve öğrenilmesi gereken yeniliklerin artmış olması. Ayrıca bir de buna yönetilmesi gereken tedarikçi sayısında da artışı eklersek, gerçekten işler zor. Ayrıca bir de farklı olalım ve yaratıcı fikirler bulalım dendiğinde, nasıl da yolların engellerle dolu olduğunu siz düşünün. Benim bu sebeple önerim öncelikle doğru tedarikçilerle çalışılması ve bu tedarikçilerin kısa sürelerde değiştirilmemesi. Müşteriler bu tedarikçileri seçerken ille de en büyüğüne değil, kendileri için en doğrusuna gitmeli. İletişimde ve marka yönetiminde, iyi fikirlerin kötü bütçelerle öldürüldüğü ve başarı sağlamadığı, bir kez çok yüksek bağırmak yerine, sürekli konuşmanın daha iyi olduğu, pazarlamanın artık kesinlikle marka yönetimi olduğu gibi çok önemli başlıklar var söylenmesi gereken.

Son olarak; yeni girişimcilere ne gibi önerileriniz olabilir?

– Girişimcilikle ilgili dönem dönem beni konuşmacı olarak çağırıyorlar. Bu konuşmalarımda dinleyicilere şunu soruyorum: Kaç kişinin fikri var? Genelde salonun %60’ı el kaldırıyor. Sonra soruyorum: Kaç kişi bu fikri hayata geçirebileceğini düşünüyor? Salonda kalkan ellerden yarısının eli aşağıya iniyor. Sonra tekrar soruyorum: Kaç kişi fikri için hazırlık yapıyor? Bugüne kadar ne yazık ki 1-2 kişiyi geçmedi eli havada kalan.
Buradan da görüldüğü gibi fikrimiz var ama hazırlığımız yok. Bunun üstüne ayrıca inancımız da yok. Girişimciler önce kendilerine, sonra fikirlerine inanmalılar. Fikirlerinin fizibilitesi olmalı. Hareket planı olmalı. Ondan sonra değerlendirmek, neye ihtiyacı olduğunu belirlemek, sermaye bulmak kolay. Kısacası “Hep hazırlık, hep hazırlık!”

Sizi ve çalışmalarınızı yakından tanıma fırsatı bulduk; başarılar diliyoruz.

Söyleşiyi yapan: Hakan Okay, Şubat 2010