Sayın KUNT sohbetimize hoş geldiniz. Bize biraz kendinizi tanıtabilir misiniz? Hangi okullardan mezun oldunuz?

– Merhaba Sayın Okay, 1961 Ankara doğumluyum, 1979 yılında TED Ankara Koleji ve 1985 yılında ODTÜ Endüstri Mühendisliğinden mezun oldum. 1985 yılında İzmir’e yerleştim ve halen İzmir’de oturmaktayım. 1994 yılında 9 Eylül Üniversitesinde Uluslararası İşletme alanında Yüksek Lisans derslerimi tamamladım. Okul yıllarımda sporla hep içiçe oldum, okul takımında basketbol oynadım ve lisanslı kayak yarışçısı idim. Bugün de hayatımın önemli bir kısmını oluşturan hobilerim arasında kayak, windsurf ve motorsiklet gibi adrenalin sporları yer almaktadır.

İş hayatına bir profesyonel olarak başladığınızı biliyoruz. Hatta, o yılların şartlarına göre Türkiye’de en zor işlerden biri olan “Fotokopi Makinesi Satıcılığı” yaptığınızı biliyoruz, bize biraz bu dönemden söz edebilir misiniz? Bu deneyim size neler kazandırdı?

– İş hayatına 1985 yılında girdim. O dönem çalışma hayatı tabii ki, günümüze göre çok farklıydı. Teknoloji, bilgi, yetişmiş insan gücü günümüzle kıyaslanamayacak özellikler taşıyordu, bunu hem bir avantaj hem de dezavantaj olarak almak mümkün tabi. Örneğin, Ben ilk işime bir bisiklet üreticisi firmaya bağlı satış şirketinde başladım. O dönemde bayi ziyaretlerine otobüsle gidiyorduk, hava şartları ve mesafe fark etmiyordu, cep telefonu, dizüstü bilgisayarın keşfedilmediği yıllardı. Bugün bir satış temsilcisi için air condition olmayan araba, bilgisayar özelliği olan cep telefonu, dizüstü bilgisayar, otel odalarında kablosuz ağ artık standart donanım. Yani çalışma şartları çok kolay ama dezavantajı ise, buna herkes sahip. Hatta sadece yanınızdaki rakip şirket değil, uzakta sandığınız Hintli, Çinli firmada buna sahip ve kendi pazarınızda sizi vurabilecek güçte!!!

Fotokopi dönemime gelince; fotokopiciler o dönemde sanıyorum piyasada en az sevilen satıcı grubuydu, sektör müşteri memnuniyetinden çok, kısa dönemde kârı maksimize etme üzerine kuruluydu büyük ölçüde. Biz ise dönemin iyi eğitimli, hedefleri olan, insan kalitesine önem veren ve bu işi müşteri memnuniyetini öne çıkararak yapmaya çalışan bir iki şirketinden biriydik. Sadece satış değil müşteri memnuniyeti ile gelen uzun dönemli sağlıklı müşteri ilişkisini hedefliyorduk. Rakiplerimize göre pahalıydık, ama ürünümüzü iyi tanıyorduk, satıcılarımızı iyi yetiştiriyor ve eğitimlerine önem veriyorduk, teknik servisimizin etkin ve verimli çalışması bizim için vazgeçilmez bir öncelikti, sektörümüzde ürün, satış ve hizmette yenilikçi uygulamalarda öncüydük. Tabi bütün bunlara rağmen o dönemde (hatta günümüzde bile büyük ölçüde) fotokopi sektörü yüzyüze satış üzerine kuruluydu, tabii bunun en önemli nedenlerinin başında bilişim sektörünün emekleme dönemlerinde olması geliyordu ve bu durumda satıcılık tamamen kişisel bilgi, beceri ve ilişkilere kalıyordu.
Benim için bu dönemin en büyük katkısı da bu oldu sanıyorum, yani yüzyüze görüşmelerde deneyim kazanma ve bu arada çok farklı sektörler hakkında bilgi sahibi olma. Bugün yönetim danışmanlığı yaparken, hâlâ o dönemde edindiğim sektörel bilgilerin ve yüzyüze satış tekniklerinin faydasını görmekteyim.

Yönetici olarak değişik sektörlerde görev aldınız, yeni bir sektöre girdiğiniz zaman ilk yaptığınız işler neler olmaktadır? Daha önce üst düzey yöneticilik yapmanızın, yeni bir sektörü daha kolay analiz etmenize nasıl katkı sağlamaktaydı?

– Önce beraber çalışacağım ekibi tanımak, 360 derece tabii ve bununla birlikte sektörün dinamiklerini anlamak. İnsan ve ekip çalışması başarının en büyük sırrı, buraya öncelikle hâkim olması gerekiyor bir yöneticinin. Diğer önemli konu ise sektörel yapı; örneğin, kozmetik sektörünün değer zinciri, gıda sektörünün değer zincirinden çok farklıdır. Hatta gıda sektörünün farklı alt dalları da birbirlerinden farklıdır. Bu durumda sektörel yapıyı anlamak büyük önem taşıyor. Bazı sektörlerde ve tabii şirketinde yapısına bağlı olarak bu zincirin bir ucu Amerika, bir ucu Çin olabiliyor ve sizin şirketiniz örneğin İzmir’de sadece küçük bir halka olabiliyor, ama değer zincirinin tamamını anlamadan işinizi başarıyla yapmanız pek mümkün olamıyor. İşte benim de bu yüzden ilk hedefim genellikle bu ikisi olmuştur.

Bir Endüstri Mühendisi gözü ile sizce Endüstri Mühendisleri hak ettikleri görevleri üstlenebiliyor mu? Başka kelimelerle sormak gerekirse, Endüstri Mühendisliği ülkemiz için ne kadar faydalı bir meslektir?

– Sanıyorum evet, yani üstlenebiliyorlar. Endüstri Mühendisliği, faydalı ve gerekli bir meslektir. Değerli hocalarım belki bana kızabilirler ama ben Endüstri Mühendisliğini bir dönemin köy enstitüsü mezunu köy öğretmenlerine benzetiyorum. Her şeyden anlıyoruz biz ve her işi yapabiliyoruz sektörel farklılıklar bizim için fark etmiyor. Bugün bir Endüstri Mühendisi finans sektöründe de çalışıyor, gıda sektöründe de, otomotiv sektöründe de. Çok kolay adapte olabiliyor. Bir köy öğretmeninin tarım, marangozluk, resim, müzik, matematik, tarih, ev işleri, coğrafya vs.’den anladığı gibi, bizlerde ekonominin ve yönetimin her konusundan anlıyoruz. Kaynakların verimli kullanılmasına, yeniliğe, sürdürülebilir büyümeye odaklanıyoruz. Türkiye’nin de bunlara şiddetle ihtiyacı var. Endüstri Mühendisliği, Mühendisliğin analitik düşünme biçimini işletmeciliğin içten gelen/duygusal özellikleriyle çok iyi birleştiren bir disiplin ve bu nedenle Endüstri Mühendislerinin arasından çok başarılı liderler de çıkıyor. Türkiye’nin deneyimli, sağduyulu ve başarılı liderlere de çok ihtiyacı var!

Avrupa Birliği için bir takım çalışmalar yaptığınızı ve çeşitli seminerler verdiğinizi biliyoruz, bize biraz bunlardan söz edebilir misiniz?

– Ben, 2003-2006 yılları arasında üç buçuk yıl ABİGEM (Avrupa Birliği İş Geliştirme Merkezi) Direktörlüğü görevinde bulundum. Döneminin en büyük AB projesi olarak KOBİ gelişimini hedefleyen ve aynı zamanda Girişimciliği destekleyen bu proje sırasında AB projeleri ile ilgili geniş bilgi ve deneyime sahip oldum. Aslına bakarsanız projeyi standart AB projeleri kalıbının dışına çıkarıp, özgün bir çalışma yapısı ve yerelde kazanmayı hedefleyen hırslı hedeflere sahip bir proje haline getirmeyi başardım, ekibimle birlikte. Herhalde bir ilktir (ve belki de son) projeden ayrılırken proje olarak kendi kazandığımız 300.000 Euro nakit para ile işi devretmenin gurunu yaşadım.

Eğer hedefleriniz ve bu hedeflere ulaşmak için stratejileriniz varsa, AB projeleri sizin için bir araç, ve bu haliyle çok da faydalı; ama AB projelerini bir hedef olarak görürseniz daha çok bağımlılık. Bugün Türkiye’nin pek çok bölgesinde iyi bir gelişme projesini hayata geçirebilmek için mutlaka AB fonlarına ihtiyaç duyulmakta, bu doğru bir yaklaşım değil maalesef. Yerel yöneticilerin hedeflerini ve stratejilerini oluşturup harekete geçmeleri ve bunun sonucunda uzmanlık ve para ihtiyacı varsa AB projelerine yönelmeleri çok daha doğru olacaktır. Türkiye’nin kaynakları var, önemli olan bu kaynakları verimli kullanmak, tabii bunlar makro politikalara da çok bağlı.

Ben halen AB projelerinde yer alıyorum. Örneğin, Ocak 2008’den beri Kadın Girişimciliğini Destekleme Projesinde yer alıyorum. TESK’in (Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu) yerel ortak olduğu bu projede öncelikle eğitimlerin hazırlanması, sonra eğiticilerin eğitilmesi ve en sonunda da Uşak’ta girişimci eğitimlerinin ve danışamanlığının verilmesinde çalışmaktayım. Uşak’ta çok başarılı bir uygulama gerçekleştirdik. Mayıs başından bu güne kadar yaklaşık 150 girişimci kadın toplam 10-20 gün arası eğitimler aldı. Bir dernek kuruldu ve faaliyetlerine başladı, eğitim almak isteyen daha iki yüzden fazla kadın girişimci adayı var ve bu sayı sürekli artıyor, işler kuruluyor, yerel yönetim ciddi bir destek veriyor ve bence en önemlisi eğitim alanların yaşama bakışları değişiyor…

Kendi işinizi kurmaya nasıl karar verdiniz? Hangi konularda danışmanlık yapmaktasınız?

– Yaklaşık 18 yıl değişik sektörlerde üst düzey yöneticilik yaptım, bunların hepsinde biribirinden tamamen farklı sektörlere geçiş yaptım ve kısa sürede adapte oldum. Arkasından ABİGEM Direktörlüğü yine farklı bir sektör. Masanın değişik taraflarına oturma şansım oldu ve sonunda kendi kendime “Şimdi zamanı; masanın bir tarafı kaldı o tarafa geç artık” dedim ve arkama dönüp bakmadan yaptım değişikliği. Zorluğu ve başarmayı seviyorum, paylaşmayı seviyorum ama kendi yoluma gitmeyi de seviyorum… Lider özelliklerim olduğunu biliyorum ve bunu uygulayabileceğim alanlardan birisinin de Yönetim Danışmanlığı olduğunu farkettim. Bu arada ABİGEM döneminde danışmanlık hizmeti yaptığımız bir holdingin CEO’su ile başlayan yakın dostluğumuz iki sene kadar önce ortaklığa dönüştü, görevinden ayrılarak bana katıldı ve şirketimiz VEGO Danışmalığı kurduk, Vedat ve Gökçe’nin ilk iki harfini bir araya getirdik. Birbirine güvenen, iyi anlaşan, sadece işte değil iş dışında da keyifle birlikte olan ikir ortak olduk, örneğin, bir Çarşamba günü “Rüzgar süper; hadi surfe kaçalım” diyerek beraber öğleden sonra Alaçatı’ya gidip surf yapabiliyor veya motorsikletimize atlayıp dağlara gidebiliyoruz… Bu hem bir iş için hem de bir ortaklık için son derece önemli bence.

Bizim işimiz Stratejik Yönetim, bunun içinde pazarlama, satış, organizasyon ve insan yönetimi, liderlik, tasarım, ürün geliştirme, bilişim, ihracat yapılanması, finans var tabii. Çözüm ortaklarımız da var, bazı projeleri bu ortaklarımızla birlikte çalışarak bazılarını ise sadece ikimiz yapıyoruz.

Bunun dışında sektöre özel alanlarımız var kişisel geçmişlerimizden gelen, örneğin meyva suyu, ambalaj, gıda, tekstil, kozmetik, vb. Bu konularda spesifik danışmanlıklarımız var. Ayrıca benim geçmiş deneyimimle birlikte gelen AB projeleri ve Sanayi ve Ticaret Kümelenmeleri, rekabet ve yenilikçilik konularında danışmanlıklarımız var.

Halen İzmir Ekonomi Üniversitesinde ders verdiğinizi biliyoruz; bize biraz verdiğiniz derslerden ve öğrencilerinizle olan iletişiminizden söz edebilir misiniz? Onlardan kazanımlarınız oluyor mu?

– Evet, dördüncü sömestirimdeyim. İşletme Bölümü 4. Sınıf ve Yüksek Lisans’a Stratejik Yönetim dersi ve birinci sınıflara İşletmeye Giriş dersi veriyorum, misafir öğretim görevlisi ve haftada birgün olmak üzere. Çok zevk alıyorum, neredeyse haftanın iki üç gecesi ders çalışıyorum, okuyorum, araştırıyorum. Öğrencilere uzun yıllardan gelen zengin işletme tecrübesinin teoriyle en iyi birleşmiş şeklini vermeye çalışıyorum. Öğrencilerin özellikle gerçek iş hayatı tecrübesine çok ihtiyaçları var ve çok faydalandıklarını görüyorum. Hatta dönem başında derse ve konuya uzak birçok öğrencinin dönem sonunda nasıl ilgi duyduğunu, öğrendiğini ve konsantrasyonunun ve başarısının arttığını izliyorum büyük bir zevkle. Genelde iyi bir iletişimimiz var, sanıyorum yöneticilik tecrübesi önemli rol oynuyor. Hem okul sırasında hem de mezuniyetlerinden sonra birçoğu ile iletişimimiz devam ediyor, tabii internet ve sosyal sitelerin iletişimi kolaylaştırmasının büyük rahatlığını da unutmamak lazım. Bir öğrencim uzakta bile olsa faceboook ta arkadaş olabiliyoruz!

Ben sadece ders konusunda değil, sosyal ortamlarında da gelişimlerine katkı sağlamayı hedefliyorum ve üniversiteden mezun olduklarında; hobileri olan, kendilerini en iyi şekilde ifade edebilen, sosyal sorumlulukları olan, çalışan, öğrenen, değer yaratabilen, hedefleri olan bireyler olmalarına uğraşıyorum.

Bazı sosyal projelerde de görev aldığınızı biliyoruz, ne gibi projeler üzerinde çalışmaktasınız ve gelecek ile ilgili ne gibi projeler planlamaktasınız?

– Şu anda çalıştığım Kadın Girişimiciliğini Geliştirme projesi sosyal yönü çok kuvvetli bir proje. Her ne kadar amaç kadınların ekonomik özgürlüklerini kazanmaları yönünde iş kurma fikirlerini geliştirmelerine yardımcı olmak ve iş kurmakta veya kurmuş olanlara destek eğitimler vermek olsa da, yapılan çalışmanın çok önemli bir boyutu da sosyal alanda gelişim sağlamaktır. Zaten sadece ekonomik gelişmişlik yeterli değil; sosyal, kültürel, çevresel gelişim ve değişim sağlanamadığı sürece ekonomik gelişimin sürdürülebilir olmasını sağlamak pek olanak dâhilinde değil. Hatta daha iddialı olmak gerekiyor, önce sosyal gelişim sonra ekonomik gelişim, yani bohçaya yama yapmak yerine, önce düzgün bir bohça dikmek sonra içini doldurmak…

Pazarlamaya karşı özel bir ilgi duyduğunuzu biliyoruz, sizce ülkemizde şirketler “Pazarlama”nın neresinde? “Pazarlama” planlanarak mı yapılıyor, yoksa sadece gerektiği zamanlarda mı “Pazarlama” yapılıyor?

– Bence ikisi de var. Şirketlerin yönetim yapılarına ve liderlik özelliklerine göre bu değişiyor tabii. Şirketler küçüldükçe daha çok kısa dönemli çözümlere yönelen ve doğrudan satış hedefleyen çalışmalar oluyor. Küçük şirketlerde genelde pazarlama bilgisi, bilinci ve bütçesi pek yer almıyor ve dolayısıyla çalışanlarda ya patron/yöneticinin kararlarını uygulayan kişiler oluyor veya kısıtlı kaynaklarla el yordamıyla iş yapmaya çalışan kişiler oluyorlar. Bu durumda pazarlama ve pazarlama planından pek bahsetmek mümkün olmuyor. Pazarlamayı bilinçli olarak yapan firmalar da genellikle uluslararası firmalar veya deneyimli ve uzun yıllardır sermaye birikimi yapmış, insan kaynağına sahip ve belli ölçüde kurumsallaşmayı başarmış firmalar oluyor. Sanıyorum anahtar kelime “K urumsallaşma” burada. Patron şirketi olup olmaması önemli değil, önemli olan kurumsallaşmayı özümsemiş bir firma olması, kurumsallık pazarlama planı ve sistemini de mutlaka birlikte getiriyor.

Bize biraz “Stratejik Planlama”dan söz edebilir misiniz? Sizce ülkemizde şirketler gerektiği gibi “Stratejik Planlama” yapıyorlar mı? Yaparlarsa ne gibi faydalar elde ederler?

– Bu çok kolay bir soru, Türkiye’de tabii ki böyle bir şey yok. Devlette de yok özel sektörde de yok, olursa da sürekliliği ve tutarlılığı yok…

Stratejik planlamayı, en kolay bu işin teorisyeni Çin’li savaş sanatı uzmanı Sun Tzu’nun (M.Ö. 500) sözleriyle tanımlayabilirim bence: “Kendini tanı, düşmanlarını tanı, sahayı tanı”

Bir işin varolma nedeni, gördüğü ufuk, hedefleri ve bu hedeflere hangi yolları izleyerek varacağı, bunun için hangi kaynaklara gereksinim duyduğu ve hedeflerine varıp varmadığını nasıl kontrol edeceğini planladığı düzene stratejik planlama diyoruz. Aslında pek de zor değil, ama işler karmaşık olduğu zaman tabii biraz daha zorlaşıyor. Şirketler stratejik planlama yaparlarsa hedeflerine ulaşmayı garanti edemezler, böyle bir şey yok, ama en azından başarısız olma ihtimalini azaltırlar, ne yaptıklarını, niçin yaptıklarını, nasıl yapmaları gerektiğini daha iyi bilirler ve kaynak planlamasını daha verimli ve bilinçli yapabilirler. Ve bu arada ekipte yer alan çalışanların işe inanmasını ve takım ruhunu da kuvvetlendirirler…

Öğrencilerinize en çok verdiğiniz mesaj nedir?

– Hobileriniz olsun, gezin, görün, sorun, araştırın, öğrenin, meraklı olun, eğlenin, düşünün, spor yapın, sanatla ilgilenin, doğayı sevin, hayvanları sevin, çocukları sevin, kitap okuyun, değerleriniz olsun, çok arkadaşınız olsun, sağlam dostlarınız olsun, sorumluluklarınız olsun, el becerilerinizi geliştirin, geleceğinizi düşünün ve planlayın…

Danışmanlık şirketinizin gelecekteki yönü ne olacaktır? Pazarlama faaliyetleriniz var mı?

– Öncelikli olarak iki ortağın özel uzmanlık konularında büyümesini planlıyoruz. Bir tanesi gıda ve ambalaj sektörü, diğeri ise rekabet ve kümelenme alanları. 2009 yılında genç ve iyi yetişmiş iki kişiyi ekibimize katarak hem yetiştirmek, hem insan kapasitemizi büyütmeyi planlıyoruz. Üniversitede sadece ders vermek değil, üniversiteyle birlikte ilgi çekici alanlarda işbirliği platformu kurmayı hedefliyoruz. Uluslararası bir derneğin yönetim kurulunda yer alacağız 2009 başında, bununla birlikte danışmanlık çalışmalarımızı da uluslararası alana açmayı hedefliyoruz, özellikle de uzak doğu da. Biz, bir market rafı ürünü değiliz, ama ben pazarlamayı seven bir kişi olarak, her zaman market rafındaki bir ürün gibi düşünmeyi severim, o şekilde davranmasam bile severim. Bizim ürün karmamız da her şey özeldir ve yaptığımız işler, kimliğimiz, davranış ve iş yapış biçimimizle bir pozisyonumuz vardır. Bizim hizmetlerimize olan talebi bu karma yaratır, bunu da bağıra bağıra yapamazsınız…

Yeni kurulacak şirketlere veya girişimcilere neler tavsiye etmek istersiniz?

– Antenleri 360 derece açık olacak, eski bir patronumun bir lafı vardı “Boş kalınca ellerini cebine sok, vitrin dolaş Paris’te, bir şeyler kaparsın” diye, yani boş gezerken bile etraflarında neler olduğunu algılayacaklar, çok okuyacaklar, çok gezecekler, dinlemesini ve soru sormasını öğrenecekler, çevrelerini genişletecekler, kendilerine ait bir dünyaları olacak ve çok çalışacaklar, yaptıklarıı işe sevgiyle bağlı olacaklar….

Bir de büyük önder M.Kemal Atatürk’ün çok sevdiğim ve her eğitimimin açılış cümlesi olan şu sözlerini de söyleşimize katmak isterim “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar”

Üzerinden geçen yetmiş yıldan sonra önemi yüzlerce kat arttı bu değerli sözün, bugün herkesin kendi vicanında bu soruya yanıt araması gerekiyor ve çok çalışmalı, yorulmalı ve öğrenmeliyiz, aksi takdirde geride en son kalan istikabilimizi de yetirebiliriz…

Bu keyifli olduğu kadar anlamlı mesajlar içeren söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Söyleşiyi yapan: Hakan OKAY, Aralık 2008