15 Eylül 2012

Günümüzde Çin’de üretilen birçok ürünün “Kaliteli” olmadığı gibi bir önyargı bulunmaktadır; aynı 1950’li ve 60’lı yıllarda Japon mallarına olduğu gibi.  O yıllarda Alman malları,  Fransız markaları yüzlerce Amerikan, İngiliz, İtalyan, İsveç, İsviçre…vs. gibi ülkelerin ürünleri kaliteli ve dayanıklı olarak biliniyordu. Yani sadece Amerikan ve Avrupa menşei ürünler “Kaliteli” olarak kabul ediliyordu. Aslında bu ülkelerdeki şirketlerin yaptıkları en önemli şey “Pazarlama”ydı; markaları mükemmel bir şekilde pazarladılar. Bugün bu markaları çok yakından tanıyoruz. Günümüzde bu markaların çoğunun globalleştiğini (Küreselleştiğini) söyleyebiliriz. Avrupa markaları, son yıllarda üretim yerlerini çoktan uzak doğuya veya dünyanın başka ülkelerine kaydırmış durumdadırlar. Bazılarının ise sadece merkez binaları, şirketlerin kurulduğu ülkede kalmıştır ve şirketler oradan yönetilmektedir. Bu markaların tasarım ve ürün geliştirme çalışmaları Avrupa’da yapılmaktadır. Uzak doğu ülkelerinde üretilen ürünler ise, kurulan lojistik zincirler sayesinde tüm dünyaya satılmaktadır.

Japonya yıllar içinde üretmeyi ve markalaşmayı öğrendi ve ilerleyen yıllarda yüzlerce markayı dünya pazarına verdi. Bugün Japon markalarına olan güven çok artmış olduğu gibi, ürünlerin kaliteleri ve tüketici üzerinde saygınlığı son derece yüksektir.

Japon markaları dünya pazarında güçlendikten sonra, devreye Kore markaları girdi. Tabii ki, ilk üretim yıllarında Kore ürünlerinin kalitesinden söz etmek zordu, ancak onlar da kaliteli üretimi öğrendiler ve markalarını dünya vitrinlerine taşımayı başardılar. Bugün dünya devi Kore şirketlerini ve markalarını yakından tanıyoruz.

Kısaca, son 10-15 yıldır Japon ve Kore markaları dünya liginde Amerikan ve Avrupa markaları ile rahatça rekabet edebilmekte; hatta bazı ülkelerde çok daha başarılı olmaktadırlar.

Şimdi ise Çin üretmeyi öğrendi ve sıra yurt dışı pazarlarda büyüme stratejileri kurmaya geldi. Dünyanın çeşitli ülkelerine inanılmaz büyüklükte yatırımlar yaptıkları gibi, onlarca dünya markasını satın almaya başlamışlardır. Çin, sadece üretim ve ihracat yapan ülke olarak kalmak niyetinde değildir. Markalaşma yolunda hızla ilerlemektedir, çünkü Çinli yöneticiler de “Marka”nın katma değerinin yüksek olduğunu, daha fazla kâr marjı demek olduğunu ve yaratılan “Müşteri sadakati” ile yıllarca satış yapma imkânı bulunduğunu fark etmişlerdir. Yani, zamanında sırasıyla Japonya ve Kore’nin yaptığını, Çin daha büyük hamlelerle yapmaktadır.

Peki, Türk markaları da bunu yapamaz mı?

Dünyaya marka vermek için, önce üretmeyi sonra da pazarlamayı bilmek gerekiyor. “Know How” denilen, nasıl üretildiğini öğrenmek işin temeli olsa da, üretileni pazarlamak, en az üretim kadar değerlidir. Dünya ligine çıkmak isteyen ülkeler ve markalar, yurt dışına satışları sadece ihracat girdisi olarak düşünmemeli, yeni pazarlarda büyüme ve oralarda yıllar içinde stratejik ortaklıklar kurma planları yapmalıdır. Global bir marka olmanın yolu, dış pazarlarda da (Ülke şartlarına uygun) pazarlama stratejileri geliştirmekten geçmektedir.  Yani, ürünün yeni bir pazara verilmesi, asla yeterli değildir. O ürünün yeni pazardaki girişi, gelişimi ve geleceği planlanmalıdır. Söz konusu pazar için, özel pazarlama çalışmalarının yapılması gerekmektedir. Japonya’nın, Kore’nin ve Çin’in yaptıklarını Türkiye de yapabilir, yeter ki hedefler tespit edilsin ve bu hedefleri gerçekleştirmek için stratejik planlamalar yapılsın. “Markalaşma”nın en önemli hedef olduğunu bir kez daha vurgulamakta fayda vardır.

—————

Sevgilerimle,

————–

Hakan Okay