Sayın DEMİR sohbetimize hoş geldiniz. Bize biraz kendinizi tanıtabilir misiniz? Hangi okullardan mezun oldunuz?

– 1968 yılında İstanbul’da doğdum. Üsküdar Amerikan Kolej’liyim. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Grafik Tasarım okudum. Grafikerler Meslek Kuruluşu Başkanlığı’nın yanı sıra Mimar Sinan Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak meslek yaşamımı sürdürüyorum.

İş hayatına bir profesyonel olarak başladığınızı biliyoruz. Bize biraz bu dönemden söz edebilir misiniz? Bu deneyim size neler kazandırdı?

– Doksanlı yılların başıydı, liberal ekonomi almış başını gidiyor ve reklam sektörü buna bağlı olarak yükselişteydi. Aslında okuldaki kuramsal eğitimin bir devamı gibiydi diyebiliriz. Pazarlama, brief, sebep-sonuç ilişkisi kurabilmek, briefi sorgulamak, işveren veya tasarım vereni daha iyisi ve doğrusu için yönlendirebilmek birçok disiplinin bir arada olmasını gerektiren bir süreç istiyor.

O zamanlar, daha çok zamanımız vardı. Cep telefonu, bilgisayar bu kadar yaygın değildi, bir iş için istenen süre (Yaratmak ve yapmak için) hesaplanırdı; şimdi ise sadece yapmaya göre vakit biçiliyor. Bu da vasata sürüklüyor bizi. Her ajansın karanlık odası vardı. Renkli çıkış diye bir şey yoktu. Tek tek fofy ve copy kağıtları ekolin ile boyanır, ışıklı masalarda pikaj yapılırdı. Gönül, akıl ve el birlikte çalışırdı. El, bize zamanı yavaşlattığı için daha çok düşünürdük sanki. Sanılanın aksine teknoloji bazen zaman kaybettiriyormuş gibi geliyor bana. Tüm seçenekleri o kadar hızlı görüyoruz ki; akıl, hazmedip cevap verecek, neyin doğru neyin eğri olduğunu, bir üstüne yatıp düşünecek zamanı bulamıyor. Benim en büyük şansım, tasarıma inanmış bir ajansta işe başlamaktı. Young&Rubicam Reklamevi, daha sonra yine aynı çizgide bir kurum olan RPM’de Art Director ve Creative Director olarak görev aldım. Ekip önemlidir. Takım olmak bir “Kristal Elma”yı birlikte almak, birlikte kutlamak, birlikte sabahlamak güzeldir. O günler böyle geçti işte…

İşveren, pazarlama ekibi ve tasarımcı işbirliğinin kazanımları oluyor mu? Bize biraz bunlardan söz edebilir misiniz?

– Ekip demişken tasarıma geçit veren işverenin, ekibin önemli bir parçası olduğunu unutmamak lazım. Fiyatı diğerine göre az bir ürünün ucuz olması gerekmiyor. Ucuzluk tasarımcılar için kalitenin karşısında duran bir kavram değil. Her fiyat kademesinde doğru ve kaliteli duran ürün yaratmak mümkündür. Biz Kopaş Kozmetik ile tasarım, cesaret, maliyet dengelerini doğru kurarak, yeni markalar yarattık. Birbirimize güvendik. Mass ürünlerin de kaliteli olabileceğine inandık. İlk günden beri hem firma sahibi ile hem tüm ekip ile aynı iştahla yürüyoruz. Çocuk şampuanı (bebek şampuanından farklı)çıkardık meselâ, bir toplantıda sohbet sırasında doğdu…

Yaşadığınız ilk başarılarınız neler oldu? İlk hayal kırıklığınız?

– Başarı kelimesinin yerine sevinç koyalım. İlk büyük sevincimi daha mezun olur olmaz yaşadım. Diploma projem olan Tiyatro Festivali afişleri ile IKSV’nin (İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın) kapısını çalmıştım. Cesaretimi toplayıp 1992’nin bir bahar sabahı kapıya dayandım. Sevinçle karşıladılar. İlk işim bir haftada tüm kente yayıldı. Otobüs durakları, billboardlar, tiyatrolara asıldı. O sevincin tazeliğini hala hatırlarım. Sonra 1995’te yılın genç grafik tasarımcısı seçilmiştim, 1998’de de Yunus Nadi Afiş Ödülünü hatırlıyorum. Daha sonra GMK (Grafikerler Meslek Kuruluşu) ödülleri… Kırgınlıkları pek kaydetmeyen bir yapım var. Ama çok olmuştur, halen de oluyor. En sık yaşadığım ise çok küçük bütçe farkları yüzünden bir işin hak ettiği malzeme, mekân veya kurgular ile buluşmaması. Hatta grafik tasarımın içerikten soyutlanıp, bir “süsleme – hoşlaştırma” etkinliği gibi görülmesi. Ülkemizde grafik tasarımın gerekliliği konusunda yeterli bilinç oluşmaması, yapılan çalışmanın da karşı taraftan kavranamamasına neden oluyor. Yurt dışında yerel yönetimler, mahallelerini, köprülerinin giydirmelerini, kent yönlendirmelerini bile grafik tasarımcıya emanet ediyorlar. Bizde ise henüz reklam ajansı geleneği hakim.

Kendi işinizi kurmaya nasıl karar verdiniz?

– Ne yaptığınızdan çok o işin sizi hangi ruh halinde tuttuğu önemli. Reklâmın çabuk tüketilen bir hali var. Çabuk yaşanan, unutulan… 12 yılın sonunda hayatın kısa olduğunu ve sürekli dalgalanan ekonomiler içinde, hayatımı reklam ile değil, tasarımla geçirmek istediğimi yüksek sesle söyledim ve çalıştığım ajanstan ayrıldım. Ajans yaşamım iki ruhluydu adeta. Bundan sıyrılmak istedim. 40 yıl yaşayacak bir kurumsal kimlik veya okunacak, sonra sizinle yaşayacak bir kitap tasarlamak, bir kentin kimliğini, yönlendirmelerini yaratmak, yeni bir yazı karakteri ortaya koymak, reklâmdan daha çekici geldi bana… Nüfus kağıdınıza bir bakın, okuduğunuz gazetelere, el yazınıza, bayrağınıza hepsi bir grafik üründür. Elzemdir. Reklâm, grafiği çoğu zaman bir yan sanayi olarak kullanıyor. Grafik tasarım bu ülkede kendi ayakları üstünde durmalı, reklâma sırtını dayamamalı. Bu yüzden grafik tasarım ofisleri çoğaldıkça mutlu oluyorum.

Müşterileriniz size ürünleri konusunda brief verdiklerinde, onları nasıl yönlendiriyorsunuz? Konsept çalışmalarının içinde yer alıyor musunuz? Konsepti oluşturmasını tamamen size bırakan müşterileriniz oluyor mu?

– Elbette, zaten sanıyorum bunun için bizi tercih ediyorlar. Mobilya, moda veya bir kültür etkinliği… ürün ne olursa olsun genellikle öneri yapmamız için geliyorlar. İlişkilerimiz çok iyi bir ruh halinde tutuyor bizi. Briefi sorguluyoruz, gerekirse yeniden birlikte oluşturuyoruz. “Neden?” demek kolay, “Neden olmasın?” demek lazım.

Tasarımcılığın zor tarafları nelerdir? Yurt dışındaki tasarımcılara göre avantaj ve dezavantajlarınız nelerdir?

– Grafik tasarım yaygın görüşün aksine güzelleştirme işi değildir. Grafik tasarım, içeriktir. Yurt dışında tasarımcılar görüşlerini var oluşlarını self promotion işler yolu ile ifade ediyor, siparişe dayalı olmayan sergiler açabiliyor. Biz ise burada daha sipariş dağının patikalarını asfaltlıyoruz. Satışa yönelik olmayan yaratımlar çoğunluk tarafından anlamlandırılamıyor. Veya anlam adı üstünde, anlayınca kabul görüyor. Biliyorsunuz insan bildiğini anlar. Oysa tasarım bilinmeyendi, yeni bir öneridir. Bu nedenle, yeniye, daha önce görmediğimize açık olmak lazım. Bu yüzden işin en zor tarafı, giderek yaygınlaşan vasatla mücadele etmek. İşveren ekibin en önemli parçası, o olmadan, o inanmadan iyi ve doğru iş çıkması imkânsız. Bu nedenle işverenin her kademede tasarımcının önerileri açık olması, fazla müdahale, vasat yaratırı bilesi, bizim için çok önemli. Vasat felakettir!. “Yeni” cesaret ister. Bir de kısılan bütçeler nedeni ile malzemeye ulaşamamak bir sorun. Artık her şey, internetten resim satın alarak veya mat kuşe ile yürüyor. Sürat yüzünden oluyor bu. Kağıt beklemeye zaman yok, fotoğraf çektirmeye zaman yok… Unutmayalım Sürat Felakettir!…

Sahibi olduğunuz tasarım ofisinin bugünkü faaliyetleri nelerdir? En çok hangi ürünlerin tasarımlarını yapıyorsunuz?

– Grafik tasarım gerektiren tüm alanlarda çalışıyoruz. Ağırlıklı olarak logo, kurumsal kimlik, kitap ve faaliyet raporu çalışıyoruz. Ambalaj tasarımı ve marka danışmanlığı da işimizin büyük bir parçası. Hatta öyle ki bazen haddimizi aşarak ürün veya ARGE önerisi bile yaptığımız oluyor. Bu ülkede sürekliliği olan, belli bir kalitede üretim yapmanın ne demek olduğunu biliyoruz. Bu ürünleri uluslararası platformda da geri kalmayacak biçimde taçlanması gerekli. Bu hedef için çalışıyoruz. Sonuç olarak gazetelerinden, kitapevlerinden marketlerine kadar, iyi tasarıma donanmış bir çevrede yaşamak, hepimizin toplam yaşam kalitesini yükseltir. Ez cümle, grafik tasarım bir sosyal sorumluluktur. İşveren de bunu fark ederse, mesele kalmıyor.

Üniversitede ders verdiğinizi biliyoruz; bize biraz bu çalışmalarınızdan söz edebilir misiniz? Öğrencilerle diyaloğunuz nasıldır? Ders verirken kazanımlarınız oluyor mu?

– Yayın tasarımı dersi veriyorum. Kitap, dergi ve gazete üzerine. Öğrencilerimin hepsini çok seviyorum. Hem uygulama, hem teori çalışıyoruz. Sıkıştırılmış yoğun bir programımız oluyor. Ben de onlardan çağı öğreniyorum, heyecanlarını, teknolojiyi, meraklarını paylaşıyorum. Hepimize iyi geliyor. Mimar Sinan Üniversitesi benim evim gibi. Orada doğdum. Annem babam da o okuldan. İlk kez orada aşık oldum, ilk hayranlıklarımı orada yaşadım. Bu yüzden kendi bölümümde hocalık yapmak sadece eğitmenlik yapmaktan biraz daha farklı. Sanayi Nefise Mekteb-i Şahanesi’dir, köklüdür, talebeleri farklıdır, eğitimi farklıdır, kadrosu çok değerlidir, inanç vardır.

Grafikerler Meslek Kuruluşu Başkanısınız. Derneğiniz hakkında biraz bilgi verir misiniz?

– GMK, 30 yıldır grafik tasarım konusunda ülkemizin en önemli odağı. Ülkemizde grafik tasırımın gelişmesi, özgürleşmesi, kendi ayakları üstünde durması, tasarımcılarının haklarının savunulması temel amaçları ile kurulmuş. 300’e yakın üyemiz var, Dünya Grafik Tasarım Örgütleri Birliğine (ICOGRADA) üyeyiz. Her yıl ulusal ve uluslararası sergi, seminer, bilirkişilik etniklik çalışmalarının yanı sıra, özellikle genç nesillerin teşviki niteliğinde olan Grafik Ürünler Sergisi geleneğini sürdürüyoruz. Bu sergi, sadece o yılın grafik ürünlerin ortaya dökmüyor, o yıl içinde ülkemizde ve dünyada gelişen değişen tercihleri, eğilimleri, politik, sosyal veya ekonomik dalgalanmaları, duraklamaları, sıçramaları gösteriyor. Hangi sektör atağa kalkmış, kim durmuş, tasarımcı ne kadar dizginlenmiş, sonucu iyi mi olmuş, ambalaj tasarımı hak ettiği önemi bulmuş mu, kitaplar yeterli mi, yeni medyalar kullanılıyor mu, her şey apaçık ortaya çıkıyor. Aslında işveren için de iyi bir öz eleştiri oluyor. Dernek tamamen özveri ile yürüyor. Yönetim 2 yılda bir seçiliyor. Bu benim ikinci dönemim.

Tasarımcılığın dünyadaki gelişmelerini nasıl izliyorsunuz? Bu meslekte çalışan gençlere ne gibi önerileriniz olabilir? Bu işte gençleri nasıl bir gelecek bekliyor?

– Tasarımcılığın yükselen bir trend olması yerine, sağlam adımlarla hep var olmasını tercih ederim. Tasarımcılık, şimdilerde pek gözde. Hatta sanatçı/yorumcu farkı gibi herkes tasarımcı olmaya başladı. Sınırlar silinmeye başladı. Endüstri tasarımcıları katalog yapıyor, sanatçılar grafik tasarım yapıyor, mimarlar kitap tasarlıyor… Bu tüm disiplinlerin birbirine yaklaşması ve daha çoklu bir tasarım ortamında yaşamamız adına enfes bir durum. Tasarıma kendi disiplini içinden gelmeyen yeni beyinlerin girmesi şaşırtıcı ve heyecan verici, şahane! Tek korkum fikri hakların gelişmediği, bütçelerin düşük, işverenin az olduğu ülkemizde henüz mesleklerin hak ettiği ağırlığa ulaşmadan, başka meslekler içinde çözülmesinin zemini kaydırması. İşverenin “Nasılsa herkes her işi yapıyor, en ucuzu kimse ona giderim” demesi. Bu da meslekleri baltalıyor. Fikir yerinde duramaz, elbette ben de bir nesne tasarlayıp, kitap yazabilir, bir oyun sahneye koyabilirim, ama demek istediğim, bunun bir ekmek kapısı olması doğru değil. Böyle bir gelecek gençler için daha zor olacak. Bu yüzden derslerde hep söylerim, mimarlıkla, sanat, teknoloji ile iç içe olun. Yekpare olun. Öğrenci mezun olunca, ilk iş reklâm ajanslarına gidiyor. Ekonomilerin midesi büyüdü. Herkes birbirini satın alıyor. Uluslararası sermaye lokal girişimleri yutuyor. Eskiden farklı tarzlar vardı. Şimdi bakıyorum her şey artık birbirine benziyor, “Tektip”leşiyor. Çünkü vakit yok; “İyisi mi, daha önce yapılanın suyundan gidelim” deniyor. Risk alınmıyor. Dikkatli olmak lazım; çeşitliliği, farklı tarzları korumak lazım. Bizim okulda en çok yaptığımız şey, öğrenciyi kırıp yeniden inşa etmek değil, onda var olanı yükseltmek.

Şirketiniz için gelecekte ne gibi girişimler yapmayı düşünüyorsunuz? Pazarlama çalışmalarınız var mı?

– Dünyanın bütün kitaplarını ben yapmak istiyorum! Çok şey mi istiyorum?! Şaka bir yana bu dans eden ekonomide sürekli olabilmek, devamlılığı başarmak, en büyük arzum. Daha çok kitap, kurumsal kimlik, sergi yapmak da fena olmazdı. Anlamlı ve vasat olmayanla uğraşmak, bu ülkede mücadelemizin her seferinde iyi ve doğru marka, ürün ve işlerin doğması ile sonuçlanması, hiç bir ter damlasının boşa gitmemesi, arkamıza yaslanıp “İşte bunu yaptık, bu da doğdu” demek, uluslararası dilde olmak ve bunu yıllarca demek, en büyük hedefim.

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Fotoğraf: Fatih YALÇIN
Söyleşiyi yapan: Hakan OKAY, Ekim 2008