KİTAPLA KURDUĞUMUZ İLİŞKİ ÜZERİNE

E-Kitap

Türkiye’de özellikle büyük şehirlerde yaşayanların bir kitabevine gidip kitap satın alması, kütüphanelerden kitap ödünç alıp okuması olası, ancak çoğunluğun bir bilgisayarının olması ya da elektronik araçlarla kitaba ulaşması hiç olası değil ve uzun bir süre de olacak gibi gözükmüyor. Kısacası, herkesin bir kitabı olabilir, ancak herkesin bir e-kitabı olamaz.

İnternetin kullanıcısı oldukça fazla olabilir Türkiye’de, ancak istatistikler her zaman doğru yönlendirmeyebilir, bazen aldatıcıdır rakamlar. Sosyal medyanın en etkin kullanıldığı ülkelerden biri olmamız, dijital kitabı benimseyip benimsemeyeceğimize ilişkin bir veri sunmuyor. Başka bir deyişle, e-kitap okuru diye yeni bir okurun, sadece e-kitap bağımlısı olan bir okur tipinin oluşacağından bahsetmek zor gözüküyor. Ya bildiğimiz kitap tutkunları aynı zamanda e-kitaba da ilgi duymaya başlayacak ya da çok uzun vadede okuduğu e-kitap sayısı basılı kitap sayısına denk olan bir kuşak yetişecek.

Web 2.0 dönemi öncesinde, hızlı internet erişimi olanaklarına henüz kavuşamadığımız günlerde, MP3’ün çok da bağımlısı yoktu. Bugün ise sokakta kulaklığı olmadan yürüyen insan bulmak zor. Artık kulaklık, gündelik yaşamımızın nesnelerinden biri; tıpkı gözlük ya da çanta gibi. Müziği CD formatında satın alsak bile onu dinleyebilmek için yine MP3’e dönüştürüyoruz. Burada önemli olan, önceleri müziğe olan bir bağımlılığın söz konusu olmaması, sadece belirli bir kitlenin müzik dinlemekle özel bir ilişki kurmuş olmasıdır. Müzik söz konusu olduğunda yeni bir insandan, kulaklığından ayrılamayan bir nesilden  bahsedebiliriz. Ancak e-kitap sonrasında, eskiden hiç okuma alışkanlığı olmayan insanların elinde Kindle ya da benzeri cihazlar göreceğinizi sanmayın. Tam da bu yüzden e-kitap, halihazırdaki okur kitlesi için en fazla bir alternatif olabilir ve olmalıdır da.

Kitap elden gidiyor korkusu ise tamamen bir paranoyadır, ancak anlaşılır bir paranoyadır. 80’lerden kalan müzik kasetlerini çöpe atmaya kıyamayanlar ve hatta hala 70’lerde basılmış plakları biriktirenler, yani kişisel zevklerine sadakat ve muhafazakarlıkla bağlı olanlar bir yana, önceki kuşağın dijital teknolojiyle arasının oldukça iyi olduğunu gözlemleyebiliriz. Bu söz konusu paranoyaya karşı kitabın hakkını teslim etmek için, kitap sevgisinin ve okuma muhafazakarlığının en az plağa yönelik sevgi ve muhafazakarlık kadar olduğunu düşünmekten daha geçerli nedenlerimiz var.

Öncelikle kitap yüzyıllardır burada ve bu şekliyle var. Yani kitap nesilleri ve teknolojik gelişmeleri aşan bir nesne. O, kaset ya da plak, CD, MP3 gibi bir evrimin nesnesi olmadı bugüne kadar. Bu bağlamda e-kitabın ancak bir kopya, bir alternatif, bir yedekleme aracı olduğunu düşünebiliriz. Öyle olmasaydı, adı kitap sözcüğünün önüne eklenmiş bir e harfinin sırtlamaya çalıştığı “e-kitap” olmazdı. E-kitap çok yararlı, çok pratik, okur-dostu bir icat, ancak e-kitap bir kitap değil. İkisinin arasındaki fark adeta insanla robot arasındaki fark gibi. Robot, mutfakların demirbaşlarından biri artık, ama bize insanla robotun farkını anlatan koskoca bir bilimkurgu edebiyatı ve sineması var önümüzde.

E-kitap, kitapların pazarlanması için süreci hızlandıracak ya da yeni kapılar açacak bir icat olabilir. Belki kitaplar daha hızlı satılacağı için okur tarafından daha hızlı tüketilecek. Belki bir kitabı elektronik ortamda okumak birçok okuma alışkanlığımızı değiştirecek. Peki kitapla kurduğumuz ilişki değişecek mi?

Kitap Nasıl Bir Nesnedir?

Michael Hoffman’ın ünlü Rus yazar Tolstoy’un son günlerinin anlatıldığı The Last Station filminde bize özellikle vurgulanmaya çalışılan, Tolstoy ve karısı arasındaki tartışmaların nedeniydi. Eşine gore Tolstoy’un kitaplarının telif hakkı ailesinin geçimine oldukça yardımcı olabilecek düzeydeydi, ancak yazarın kendine has hayat görüşü, halkın yazdıklarına bir bedel ödemeksizin ulaşabilmesini gerektiriyordu. Tolstoy eşine para için yazmadığını anlatmaya çalışıyordu, ama film bize bunu başaramadığını anlatıyordu.

Günümüzün serbest piyasa ortamında, çok sevdiğimiz, neredeyse kutsal saydığımız kitapların nasıl bir nesne olduğunu düşünmek, gerçekten de yabancılaştırıcı bir etki bırakıyor üzerimizde. Bir de her yazarın Tolstoy gibi gelir elde edemeyeceğini düşününce, artık süpermarketlerde bile satılan kitaplara nasıl değer biçeceğimiz, bunu yaparken hangi unsurları göz önünde bulunduracağımız sorgulanması gereken bir konu haline geliyor. Para için yazmamak tabii ki entelektüel bir tercih olabilir, ancak bir entelektüel ancak yazdıklarından para kazanabilmektedir. Belki efendisi olması gereken zamanını parçalamak zorunda kalabilir: Gündüz ücretli bir çalışan, gece ise yazan bir entelektüel…

Peki kitabının çok satmasında bir terslik olduğuna inanan entelektüelleri ya da Tolstoy gibi yazdıklarından gelir elde etmeyi reddeden yazarları nasıl değerlendireceğiz?

“Bir yazarın kendi yazdıklarını satarak yaşamasını mümkün kılmayan bir dünya, acımasız bir dünyadır ve bu dünyanın değişmesi için, bütün entelektüel cemaatlerin mücadele etmesi gerekir.”[i] diyor Kaya Genç Romancı ve Entelektüel Cemaatler başlıklı yazısında. Kapitalist sistem içerisinde eriyip giden bir yazar var ortada, hangi dilde yazarsa yazsın. Gelgelelim, sermayeden yeteri kadar pay alamama sorunundan, yazmaktan maddi kazanç çıkaramama sıkıntısından öte, bir de yazarın ve eserinin bu düzende yer almak zorunda kalmasının ortaya çıkardığı bir sorun ya da sorun olduğuna inandığımız bir unsur daha mevcut. Daha açıkça ifade etmek gerekirse, yazarın ve eserinin bir etiketinin olması zorunluluğu yaratıyor sorunun diğer boyutunu.

Bu bağlamda akla şu soru geliyor: Kitapla kurulan ilişkinin özünü ne oluşturuyor? O satış değeri olan herhangi bir nesne mi yoksa edebi değerleri aradığımız, içinde kendimize bir ayna aradığımız, maliyeti ve piyasa değeri hiç önemli olmayan “kutsal” bir kaynak mı? Kitap nasıl bir nesne?

Aslında kitap bu karşıtlığın her iki yanını da kapsıyor. Okurların, kitabı yüceltenlerin, yataklarının başuçlarına bir bardak suyun yanına bir de kitap koyanların bu durumdan kaygılanması normaldir, fakat aslında bunun kitapla olan ilişkimize yeni bir boyut eklediğini de görmezden gelmemek gerekir. Bu konu üzerinden piyasa eleştirisi yapmak çok kolay olsa da, yine de kitabın bu çift-yönlülüğünü kabüllenmek zorundayız, çünkü günümüzde her kitabın, herkesin elindeki aynı kitabın bir ölümsüz eser ya da bir kutsal kitap haline gelebilmesi için, o kitabın hepimizin başucunda bulunabilmesi için, o kitaptaki tüm sözcüklerin,  yazarın zihninden ve elinden çıktıktan sonra bir sermayeler zincirinden geçmesi gerekiyor. Zaten kitap dediğimiz şey ekonomik anlamda ilk mallardan biri değil midir?

Özellikle de İncil’in matbaadan çıkışını ve Martin Luther’i hatırlarsak, kitabın ekonomik karakteri daha da anlam kazanacaktır. 1518-1525 tarihleri arasında satılan bütün Almanca kitapların üçte birinin Luther’in eserleri olduğunu bize Benedict Anderson hatırlatıyor ve şöyle ekliyor: “Luther, bu şekilde tanınan ilk best-seller yazar oldu. Ya da başka bir deyişle, adı sayesinde yeni kitapları da “satan” ilk yazar oldu.”[ii]

Burada ilk başta ilişki kurmakta zorlanabileceğimiz, ama düşündükçe de bundan geri duramayacağımız, bize, insan olmamıza bağlı bir özellik var: Ölümlülük; hem yazarın ölümlülüğü, ki yazar için kaçamayacağı bir gerçektir bu, hem de eserin ölümlülüğü ki bu da okurun sakınacağı durumdur.

Farz edelim ki ne bir yayınevi ne de bir dağıtımcı var ortada. Kitap için ayrılan bir bütçe, bir sermaye ya da dağıtılan bir ücret yok. Peki böyle bir durumda, yazar bu dünyadan göçtükten sonra, sözcükler yazılı gelenekten çıkıp sözel geleneğin taşıdığı yaraları almayacak mıdır? Yani denetleyen biri ya da bir kurum olmazsa hem yazarın hem de eserin başına neler gelecektir? Bunu düşünürken, günümüzde bile eserlerin tekrar basımlarının ne kadar çarpıtıldığını, yazarların kimliklerinin ne kadar değiştirildiğini, belli sınıflara ve ideolojilere nasıl  atandığını unutmayalım. Bugün kitaplar ve yazarlar nasıl bu sermaye zincirinde iktidar sahibi olanların oyununa geliyorsa, bu zincir olmadığı takdirde de saf okuyucunun, o kitabı el yazısıyla çoğaltıp başka bir dostuna teslim edenin iktidarına alet olabileceklerdir.

Bir de yazarın bundan ne kadar üzüntü ve öfke duyacağını hesaba katalım ve soralım: Bir yazar, bu sermaye zincirinden geçmiş olan eserini mi hediye etmek ister kaçamadığı ölümlülüğüne yoksa zihnindeki seslerin sözcüklere dönüşmüş haline başka seslerin ve onun olmayan sözcüklerin girip çıkmasını mı tercih eder? Belki de birçok yazar, özellikle de idealist olanlar cevap olarak “hiç yazmam daha iyi” ya da “ben kendim için yazarım, okur için değil” diyecektir bu soruşturma karşısında. Fakat ne kadar gerçekçidir bu yaklaşım? Yazı tam da ölümlü olmamızın sonuçlarından biri değil midir?

Başuçlarımızdaki o aynı kitap bize şunu gösteriyor: Yazmak, ölüm karşısında yaşama tutunmaktır. Hatta yazılan bir intihar mektubu bile yaşama biraz ölümsüzlük tohumu ekme çabası değil midir? Böyle bir mektubun dahi her kitap aşığının başucunda olabilmesi, daha da önemlisi özgün hali ile bulunabilmesi için ekonomik bir bedeli, bir satıcısı ve alıcısı, kısaca bir piyasası olması gerekiyor. Önemli nokta şu: Başucumuzdaki kitabın içinde eritilmiş bir insan emeği var. Tabii ki bu emeğin sömürü nesnesi olup olmadığını burada tartışmayacağız, fakat içinde bulunduğumuz ekonomik sistem yaşamaya devam ettiği sürece, bu böyle sürüp gidecek.

Sonuçta, pazarın durumu bizi endişeye sürüklese de, biz bu düzenin olanaklarını kullanıp, kitap üretip kitap tüketirsek, belki bir gün o düzenin de içinden çıkabiliriz. Kitabımızın üzerindeki etiketi bir gün çıkarabilmek için, bugün o etiketi kabullenmemiz gerekiyor, çünkü ancak bu şekilde “cemaat”in önüne “entelektüel” sıfatını koyabiliriz. Böylece, yazmaktan para kazanamama sorununun çözümüne de, bu sorunun ikinci boyutunu çözmeye çalışırken, yani kitap dediğimiz nesnenin fiyat etiketine yabancılaşmaktan kaçarken önemli bir katkıda bulunmuş oluruz.

[i] Kaya Genç, “Romancı ve Entelektüel Cemaatler”,Mesele, sayı 1, (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2007), s.17.

[ii] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, çev. İskender Savaşır, (İstanbul: Metis Yayınları, 2004), s. 54-55.

Yankı Enki kimdir?

1980’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İktisat bölümünü bitirdikten sonra, aynı üniversitede Kültürel İncelemeler programında yüksek lisans yaptı ve tezini Gotik edebiyat üzerine yazdı. Virgül, Özgür Edebiyat, Parşömen, Patika, Sıcak Nal gibi dergilerde yazıları yayımlandı. İyi Kitap ve Remzi Kitap Gazetesi ile birlikte çeşitli gazetelerin kitap eklerinde yazıları yayımlanmaktadır. MediaCat Kitapları’nın editörlüğünü sürdürmektedir.